Bazı Oyunlar ve Opera

Yazılmayı bekleyen o kadar çok şey var ki. Bir türlü başına geçip de yazamadım. Yarın finaller açıklanıyor, biraz gerginim. Neler olacak merak ediyorum. İki gündür çalıştığım elektronik dersinden geçtiğimi öğrendim. Dersten geçtiğime mi sevinsem iki günüm boşa gittiğine mi üzülsem bilemedim. Neyse.

Bu yazının başlığı Korkuyu Beklerken’di aslına. Taslak olarak ilk cümlesi yazılmış bir şekilde uzunca bir süredir bekliyordu. Araya fazlaca etkinlik girdiğinden ve üstünden çokça zaman geçtiğinden ve hepsiyle ilgili aynı heyecanı da duymadığımdan hepsinden kısaca bu yazıdan bahsetmek istedim.

Korkuyu Beklerken kesinlikle çok güzeldi. Çok severek okuduğum için oyun kötü çıkarsa diye endişeliydim ancak uzun bir oyun olmasına rağmen hiç sıkılmadan oldukça memnun kalarak izlediğim bir oyun oldu.

Maskeli Balo’da Cantiamo Insieme – Birlikte Söylüyoruz’da hayran kaldığımız Görkem Ezgi Yıldırım ve Ezgi Karakaya’yı dinleyeceğimiz için heyecanlıyken castın değiştiğini görerek biraz hayal kırıklığıyla başlasak da operanın kalanında hayal kırıklığından eser kalmadı. Çok güzel bir gösteriydi. Yalnızca hem operayı hem arka ekrandaki dansı hem de üst ekrandaki altyazıyı -ya da üst- takip etmek biraz zordu. Bunu da ilk defa böyle bir gösteri izlememe bağlıyor, gittikçe takip etmenin kolaylaşacağını düşünüyorum.

Tatlım Tatlım Yılmaz Erdoğan’ın Haybeden Gerçeküstü Aşk oyunundan uyarlanmıştı. Keyifli vakit geçirdiğimiz bir komedi oyunuydu. Bergüzar Sahne’ye gitmek için Batıkent metrodan otobüse binmenin Ümitköy’den otobüse binmeye nazaran daha tekin olduğunu söyleyebilirim.

Şaşırt Beni’de bir yönetmen İngiltere’ye vize alabilmek için ailesindeki insanları oyunculuk vaadiyle kandırıp referans almaya çalışıyordu. Oyun, bahsi geçen oyunun provasıyla başlıyor, sahnelenmesiyle son buluyordu. Oyunun içindeki oyun da oyunun kendisi kadar keyifliydi. Ne çok oyun yazdım. Bazı kısımlarda verilmek istenen mesajın fazlaca alenen olması biraz sıkıcı olsa da oyunun geneli oldukça eğlenceliydi. Özellikle oyun içindeki oyun kısımları en eğlendiğim yerler oldu.

Başkent Kültür Yolu

Kültür Yolu Festivali kapsamında katıldığımız ilk etkinlik Tamamen Doluyuz adlı tiyatro oldu. Küçük Tiyatro U16/18 numaralı koltuklarda balkondan -yerimiz oldukça güzeldi, bir dahakine balkonun ön tarafları tercih edilebilir- izlediğimiz Tamamen Doluyuz İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen oldukça eğlenceli bir oyundu. Oyunda asıl mesleği oyunculuk olan ancak lüks bir restoranda rezervasyon görevlisi olan Sam’in başından geçenler anlatılıyordu. Sahnede tek bir oyuncu olsa da birçok oyuncu da sesi ile katılım sağladı.

İkinci etkinliğimiz Ferhat Göçer konseriydi. Tuna’nın küçükken severek dinlediği Göçer’in Millet Bahçesi’ndeki ücretsiz konserine gittik. Konser alanı beklediğimizden çok daha az kalabalıktı. Biz alanın içine girmeyip parktaki banklardan birine oturduk. Konser söylenen saatten biraz geç başladı. Şarkılar söylendikçe birçoğunu bildiğimi fark ettim. Ayrıca kendi parçası olmayan birçok güzel parça da seslendirdi. Çokça keyif aldığımız bir konser oldu.

Üçüncü etkinliğimiz Cantiamo Insieme – Birlikte Söylüyoruz. Amadeus’tan beri bu anı bekliyorum. Nihayet bir opera izleyeceğim için oldukça heyecanlıydım. Heyecanlandığım kadar da varmış. Ağzım açık dinlediğim, Ezgi Görkem Yıldırım’a hayran kaldım, Ezgi Karakaya da söylendiği kadar varmış, muhteşem bir ses. Özellikle Tuğba Mankal ile söyledikleri Norma Operası’ndan Düet’e bayıldık. En kısa zamanda Ezgi hanımları dinlemek için Maskeli Balo’ya da gitmeyi düşünüyoruz.

Dördüncü etkinliğimiz Carl Orff – Carmina Burana – Devlet Çok Sesli Korosu. Koro muhteşemdi. Solistler arasında Görkem Ezgi Yıldırım’ı görmek de bizi ayrıca mutlu etti. Sahnenin sol tarafında bir de çocuk korosu vardı, çok tatlılardı. Bu tarz konserlere yeni yeni gittiğimden yalnızca ne kadar beğendiğimle ilgili şeyler yazabiliyorum. Aslında belki de yazılacak çok şey var. Belki ilerleyen süreçte daha eleştirel yaklaşabilirim.

Beşinci ve son etkinliğimiz de Canto Orkestrası ile Eskimeyenler. Okulun başlamasından bir gün önce gittiğimiz bu etkinlik içlerinde en ilginç olanıydı. Diğer etkinlikler ile ilgili önceden bilgi sahibiyken bunun açıklamasında yalnızca etkinlik adı yazdığından ne ile karşı karşıya olduğumuzu bilmiyorduk. Orkestranın Hawaii tipi çiçekli gömlekle gelip solistlerin smokin ve payetli kıyafetlerle çıkmasından çeşitliliği anlamalıydık. Birkaç eski Türkçe şarkı söylediler, Fransızca ve İspanyolca şarkılar söylediler, Beethoven ödüllü bir opera sanatçısını sahneye davet edip opera söylediler, bir ara ramazan davulu çaldılar. En ilginciyse opera söylenirken “Hep birlikte!” deyip bizden karşılık beklemeleriydi. Tatilin son gününde çok çeşitli, güzel bir etkinlik oldu.

Cyrano

Her şey olmak istedi, hiçbir şey olamadan öldü. Cyrano de Bergerac.

Çirkin, kocaman burnuyla ruhu güzel bir adam, kılıcı keskin bir silahşor, tek başına yüz adama bedel. Cyrano. Roxene. Cyrano’nun kuzeni, en güzel kadını dünyanın, aşık olmuş Christian’a, derdini paylaşıyor Cyrano’yla. Christian çok yakışıklı sahiden fakat anlamaz hiç zarafetten. Mektuplar yazar Cyrano Roxene’e Christian’ın ağzından. Ruhu güzel adamla yüzü güzel adam, alırlar güzel kızın aklını başından. Bir akşam balkonda Cyrano’nun sözleri dökülürken Christian’ın ağzından, ruhunu ortaya serer çirkin adam. Roxene ile Christian evlenince De Guiche savaşa gönderir adamları kıskançlığından. “Dikkat et ona.” der Roxene kuzenine “üşütmesin orada ve bol bol yazsın bana.”

Aç, susuz, tüm askerler, sersefil… Sapsarı olmuş yüzü Chirstian’ın ama hala çok yakışıklı. “Keşke” diyor “bir veda mektubu yazabilsem ona.” Cyrano bir de gözyaşı kondurduğu son mektubunu veriyor Christian’a. Roxene çıkageliyor bir gün. “Mektupların” diyor, “onlar getirdi beni sana, gittikçe daha da sevdalanıyorum o güzel ruhuna.” Eskisi gibi sevilmek istiyor Christian, olduğu gibi. “Hayır” diyor Roxene “gerçek sevgi bu.” “Seni seviyor o, sen de onu, inkar etme biliyorum. Git söyle, yaşayamam ben böyle. Güzelim diye alamam mutluluğunu.” gidiyor Cyrano, söyleyecek. “Güzelliğinin önemi yok, gülünç olsa da severim ben onu.” Silah sesleri. Christian kalbinde veda mektubuyla hayata yummadan gözlerini “Her şeyi söyledim dostum, sevdiği sensin.” oluyor Cyrano’nun sözleri.

14 yıl her cumartesi. İlk defa bugün gecikti. Geliyor Cyrano her hafta haberleri vermek için. Neler olmuş cumartesi, pazar, pazartesi… “Christian’ın veda mektubu. Bir gün okumama izin verecektiniz.” “Bugün mü?” “Bugün.” 14 yıl sonra okuyor Cyrano kendi satırlarını Roxene’e. “Sendin o, mektupların sahibi, balkondaki ruhun sesi.” “Hayır.” diyor Cyrano “Sevmiyorum seni.” “Senin gözyaşındı mektuptaki.” “Ama kan onun kanıydı.” “Neden şimdi, 14 yıl sonra?” “Haberlerim bitmedi daha; 26’sı ayın, cumartesi, Cyrano’nun cenazesi.” “Her şeyi ıskaladım, ölümü bile. Bir kahramanın kılıcı yerine ölüyorum bir uşağın saksısı ile.” “Felsefeci, şair, kılıç ustası, müzisyen, laf ustası, Cyrano de Bergerac; her şey olmak istedi, hiçbir şey olarak öldü.

“Bir adamı sevdim, ikinci kez kaybediyorum.”

En çok etkilendiğim söz başa da yazdığım gibi “Her şey olmak istedi, hiçbir şey olarak öldü.” oldu tiyatrodaki. Ruh güzelliği mi, yüz güzelliği miydi belki esas konu ama benim için en çarpıcı söz buydu. Kaçımız hayallerini yaşıyor sahiden, kaçımız olmak istediği yerde ya da kaçımız değer görüyor gerçekten? Birçoğumuz Cyrano değil miyiz aslında? Her şey olmak isteyip hiçbir şey olarak ölen. Çirkinliği miydi Cyrano’nun cevherini örten. Yüz güzelliği bu kadar önemli değilse gerçekten, neden bir hiç olarak göçüp gitti bu yerden? Kılıç kullanmasıyla, güzel sözleriyle insanları kendine hayran bırakırdı, belki biraz ukalaydı ama iyi kalpliydi. Neden peki? Bir hiç olarak ölmesinin sebebi çirkin olması değilse neydi?

Bülent Emin Yarar ve burnunun Cyrano performansı çok iyiydi. Oyunun başlarında mikrofonunda bir sorun oldu ve sesi kesilmeye başladı. Birkaç kez düzeltmeye çalışmasına rağmen bir dövüş sahnesinden sonra tamamen sesi giden Yarar “Neden yaptın bunu, ölebilirlerdi?” “Ama ölmediler, mikrofon öldü.” diyaloğundan sonra iki dakika müsaade istedi. Mikrofondaki sorun çözüldükten sonra oyun problemsiz bir şekilde devam etti. Orijinal metinden farklı olarak araya tatlı şakalar serpiştirilmişti. Mert Fırat’ın da -oyun komedi olarak adlandırılamaz belki ama oynadığı karakterin saf-salak bir karakter olmasından ve daha önce izlediğim Deli Bayramı oyunundan yola çıkarak- komediye de oldukça yakışan bir oyuncu olduğunu düşünüyorum.

Oyunu Oran Açık Hava Sahnesi’nde A-I-13/14 numaralı koltuklardan izledik. Yerimiz güzeldi, oyuncuların yüzleri netti, mikrofon bozulduğunda dahi sesi duyabildik, 4-5 koltuk yanda olsak sahneyi tam ortalayabilirdik. Ses açık havada yankı yapıyordu ancak rahatsız edici değildi. Koltuklar, stadyum koltuğu gibiydi, fazla rahat değildi.

“Ya ne yapaydım?
Sağlam bir arka, bir patron bulup
Ağaca tırmanmış sarmaşık gibi,
Kabuğu yalayarak bir vasi edinmek mi?
Bilek gücüyle yükselecek yerde
Kurnazlıkla yükselmek mi?
İstemem. Herkes gibi koşarak,
Para babalarından şiirler düzmek mi?
Bir bakan üzülmesin, yüzü gülsün diye!
İstemem. Her gün bir tepsi ekmek için
Kapı kapı dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
İstemem. Pohpohlarken bir yandan,
İşini mi görmeli öte yandan?
Belki gaz gelir diye bana,
Birini göklere mi çıkarmalı?
İstemem! Bir kibar salonda kucak kucak mı dolaşmalı,
Ve sonunda şiire koyup ayı, yıldızları
Coşturmak mı gerekir yaşlı kızları?
İstemem! Ünlü bir kitapçıya giderek,
Parayla mı şiir bastırmalı? İstemem,
Bulup meyhanelerde bir alay sersem,
Kendimi dahi mi seçtirsem?
İstemem! Başkalarını yazacak yerde ,
Tek bir soneyle ün mü kazansam meyhanede?
İstemem! Yoksa korkayım mı gazetelerde,
Aptalın teki beni eleştirecek diye?
Yoksa durmadan, “Adım görünsün yeter ki,
Şu adi Mercure gazetesinde” mi diyeyim?
İstemem! Hesaplaşmak, korkmak, sararıp solmak,
Şiir yazacak yerde ziyaretlere gitmek,
Kendini tanıtmak mı gerek?
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, hayal kurmak, gülmek,
Tek başına, özgür olmak,
Gören göz, titreyen ses olmak,
Canı isteyince şapkayı ters giymek,
Karışanı olmamak hiç yoktan,
Kılıcını çekmek ya da bir şiir yazmak!
Para, şan şöhret kaygısı olmadan,
Çalışmak, aya gitmek istediğin zaman!
Kaleme sarılmak, ancak duyarak,
Alçakgönüllüce yazmak, sonra içinden,
Yavrum, demek çiçekleri, meyveleri
Yaprakları hoş gör hatta, bu topladığın,
Kendi bahçenin ürünleri de, çekinmeden!
Sonra olur da kazanırsan büyük zaferi,
Onu kazanan sensin, başkası değil!
Borçlu kalmazsın hiç kimseye,
Hakkını ara, kendinde bile,
Kısaca sarmaşık gibi asalak olmaktan sakın,
Ihlamur ya da kavak olmasan ne çıkar,
Çok yükseklere çıkmasan da yalnızsın!”
Rostand, E., 2021, Cyrano de Bergerac, Remzi Kitabevi.

Süper Müzik Fest

4-5-6 Ağustos’ta Ankara’da yapılan festivale mor ve ötesi’nin katılacağını öğrenir öğrenmez Tuna ile biletlerimizi almıştık. 3 Ağustos’ta Ankara’da buluşup babaanneme gittik, festival boyunca orada konaklayacaktık. Her gün beşer grubun çıktığı festivalde kapı açılışı 14.00 ve konserlerin başlangıç saati 16.15’ti.

İlk gün son iki sanatçıyı -Fatma Turgut ve Pinhani- tanıdığımızdan fazla erken gitme gereği duymadık ve öğlen 12.00 civarı kampüse gidip Emre ile buluştuk. Günlük kahve ihtiyacımızı giderip yemek de yedikten sonra 17.00 gibi kampüsten ayrıldık ve Cermodern’e doğru yola çıktık. Festival alanına girer girmez ilk işimiz bubble tea almak oldu. Yiyecek ve açık içeceklerin fiyatları çok uçuk değildi ancak su ve kutu içecekler oldukça pahalıydı. Bubble tealerimizi içip fotoğraf çekindikten bir de top atma yarışına katılıp başarısız olduktan sonra -birer tane bile atamadık- konser alanına doğru gitmeye karar verdik. Konser alanında dağıtılan geyikli taçlardan aldık ve Fatma Turgut’u beklemeye koyulduk. Fatma Turgut 20.18’de 3 dakikalık bir gecikmeyle sahneye çıktı. Sesi muhteşemdi. Fatma Turgut’tan sahneden indikten yarım saat sonra Pinhani sahnedeydi. Pinhani’yi dinlemek beni çocukluğuma götürdü. Yeni şarkıları Sakinleştim‘i ilk kez bize dinlettiler ve klipte bizim de içinde bulunduğumuz konser görüntülerini kullanacaklarını söylediler. Sinan Kaynakçı’nın gitarla başlayıp arada saksafon çalıp en son da davulla bitirdiği şahane bir Dön Bak Dünyaya dinledik. Konserin sonlarına doğru ayrılan insanların yerine geçerek neredeyse beşinci sıraya kadar geldik. Ayakta durmaktan fazlaca yorulmuştuk.

İkinci gün 4 saatlik bir uykunun ardından erkenden kalkıp hazırlandık. Bugün mor ve ötesi çıkacağından erken gitmemiz gerekiyordu. Saat 10.00’da Cermodern’in kapısının önünde önümüzdeki 5 kişi ile birlikte beklemeye başladık. Başta biraz gölgede durduk, öğlen saatlerinde gölge gitti, isim şehir oynadık, sohbet ettik, sıkıldık, yorulduk, sıcaktan bunaldık derken saat 14.00 oldu. Tabii ki tam saatinde içeri alınmadık. 20 dakika kadar daha bekledikten sonra içeri girer girmez birer limonata ve su aldık. Konser alanı saat 16.00’da açılıyormuş. Biraz da oradaki sırada bekledik. Yemek ve su alışverişlerini birimiz beklerken diğeri alıp gelecek şekilde yapıyorduk. Kapılar açıldı ve içerideyiz. İlk konumumuzda sahnenin biraz solunda kalıyorduk ve önümüzde kameraman vardı. Hesaplarımıza göre kameraman Burak Güven’i görmemizi engelleyecekti ama doğru açıyla bakarsak herkesi görebilirdik. İlerleyen saatlerde daha iyi bir görüş elde etmek için bir sıra gerileyip ortalara kaydık. Bekledik, bekledik ve bekledik. Öncesinde çıkan grupların hiçbirini tanımıyorduk. İlk iki grup çok da dinlediğimiz türler değildi. Son grubun üflemeli çalgıları oldukça hoşumuza gitse de ayaklarımız fazlaca acıdığından ve bir önceki gece dört saat uyuduğumuzdan tüm o gürültüye rağmen bıraksalar orada uyuyacak duruma gelmiştik. Bir noktada “Gerçekten bu kadar yorulduğumuza değecek mi?” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Değdi. 12 saatlik bekleyişin ardından mor ve ötesi 22.06’da sahnedeydi ve biz daha mutlu olamazdık : ) Sevda Çiçeği‘nin solosunu duyduğumuz andan konser sonuna kadar tüm şarkılara bağırarak ve zıplayarak büyük bir heyecanla eşlik ettik. Sahneye çok yakın olduğumuzdan kendi aralarındaki tatlı iletişimlerini izlemek de bize keyif verdi. En mutlu olduğum ansa uzunca bir süre favori mor ve ötesi şarkım olan Ayıp Olmaz Mı‘yı çaldıkları andı. Çok, çok güzeldi. Yazarken bile hala yüzümde kocaman bir gülümseme var. Konserdeki en tatlı ansa Bir Derdim Var’ı çalıp sahneden inerlerken “Bir daha!” tezahüratlarının başlamasıyla Kerem’in -Özyeğen- bir dakika geliyoruz şeklinde işaret yapmasıydı. Tekrar geldiklerinde tüm kırık kalpler için Tamiri Mümkün Kalbinin‘i ve 10004 deliyle birlikte söylediğimiz Deli‘yi çaldılar. Beklemek kelimesinin hakkını verdiğimiz bu günü de 40 dakika otobüs bekleyerek sonlandırdık. Bir de az yorulmuşuz gibi ben düğmeye erken bastığımdan bir durak erken inmek zorunda kaldık.

Festivalin son gününde yalnızca maNga’yı dinlemeye gideceğimizden ve çok yorgun olduğumuzdan on bire kadar uyuduk. 19.00’da evden çıktığımızda hep yaptığımız gibi 512 ile Koru’ya gidip oradan metroya binmektense 536 ile tek otobüs kullanarak gitme kararı aldık. Yaklaşık on dakikalık bir yolculuktan sonra ters yöne gittiğimizden şüphelenip şüphelerimizde de haklı çıkınca inip karşı taraftan gelen 536’ya bindik. Otobüs şans eseri tam biz indiğimiz sırada gelmişti. Yolumuzu kısaltalım derken yine yaklaşık aynı sürede yolculuk yapıp Cermodern’e vardık. İçeri girdiğimizde her yerde uzun sıralar vardı. Hiç bu saatlerde yemek alanında bulunmadığımızdan sıraların bu kadar uzun olacağını tahmin etmemiştik. Sıra beklemeye okuldan fazlaca alışık olduğumuzdan çok da gözümüz korkmadı. Yemek sırasına girdiğimizde birinin adımı seslenmesiyle arkamı döndüm ve Başak’la karşılaştık. Yemeklerimizi alıp onların yanına oturduk. Başak staj için Ankara’da kalmıştı, stajını uzatmış tüm yaz Ankara’daymış, onun adına sevindim. Konser alanına gittiğimizde Yeni Türkü son şarkısını -bildiğim üç şarkılarından biri olan Telli Telli‘yi- söylüyordu. maNga sahneye harika bir ışık gösterisiyle çıktı. Işıkları Söndürseler Bile‘yi söylerken sahnenin karanlığa boğulması, bateristin bagetlerinin ışıklı olması sevdiğim detaylar oldu. Pankart hazırlayanların pankartlarını toplayıp imzaladılar. Hala sahiplerine ulaşıp ulaşmadığını merak ediyorum. maNga diğer gruplardan daha kısa süre sahnede kaldı. Biz de geldiğimiz gibi 536 ile geri döneriz diye düşünüp geldiğimiz yolun karşısına geçtik. Ancak otobüs indiğimiz duraktan dönüp bizim eve doğru gidiyormuş. Böylece son otobüsü kaçırmış olduk. Tuna’nın bir daha benimle otobüse binmeyeceğinden emin olduktan sonra daha çok vaktimiz olduğundan Kızılay’a yürüyüp oradan metroya bindik. O da zaten 15 dakika falan sürdü. Yine 40 dakikalık bekleme süresini tamamlayıp eve vardık ve güzel bir festivali geride bıraktık.

Don Kişot

Don Kişot ilk bale deneyimim oldu ve inanılmaz güzeldi. İki perde ve beş tablodan oluşan bir gösteriydi. İlk perdenin birinci tablosunda babası tarafından Gamache ile evlendirilmek istenen Kitri’nin sevgilisi Basilio ile kaçmasını izledik. Mercedes’in mor elbisesi bu bölümdeki en sevdiğim kıyafet olabilir. İkinci tabloda çingene kampına kaçan aşıkları takip eden Sanco Panza ve Don Kişot’u ve meşhur değirmen sahnesini izledik. Değirmene saldırısı sonrası bayılıp büyülü rüyaya dalan Don Kişot’u izlediğimiz üçüncü tablo ise benim değilse de beş yaşındaki Ceyda’nın kesinlikle favori bölümü olabilir. Dans eden 12 tütülü balerin gerçekten de büyüleyici bir rüya gibiydi, Don Kişot için de benim için de. Balerinlerin zarafeti ve güzellikleri eminim birçok kişiyi etkilemiştir. İkinci perdenin ilk tablosunda yakalanan aşıklarımız Basilio’nun sahte intiharı ve Don Kişot’un arabuluculuğu ile Kitri’nin babasından evlilik onayı alırlar. Bu sahnenin sonundaki kutlama dansı oldukça hoştu, tüm dansçıların bir sarmal şeklinde sahneden çıkmaları da sevdiğim sahnelerden biri oldu. Son olarak ikinci tabloda da Kitre ve Basilio’nun düğününü izledik. Oyunun başından beri oldukça zarif görünen Kitre beyazlar içinde de harikalar yarattı. Dansçıların bize selam verdikten sonra kendi aralarında da selamlaşmaları çok hoştu.

Baleyi Ankara Opera Sahnesinde izledik. Balkonun sondan ikinci sırasında olduğumuzdan görüp göremeyeceğimizle ilgili şüphelerim vardı. Ancak böyle bir sorunumuz olmadı. Yerimiz gayet güzeldi, yalnızca orkestra sahneden daha alçakta olduğundan onları göremedik. Bir dahaki sefere balkonun ön tarafları tercih edilebilir. Balkonun eğimi oldukça güzel ayarlanmıştı. Sahneye tepeden değil tam karşıdan bakıyorduk. Salonla ilgili eleştirebileceğim tek şey koltuklar arasının dar olması olabilir, bir de salonun fazla sıcak olması.

Amadeus

Amadeus. Oyun Antonio Salieri’nin Mozart’ı nasıl öldürdüğünü anlatmak istemesiyle başlıyor. Salieri saray müzisyeni. “Müzik Tanrı’nın sanatıdır.” diyor ve Tanrı’dan iyi bir insan olması karşılığında müzik yapmayı istiyor. Yapıyor da. Ancak onunla tanıştığında işler değişiyor: Wolfgang Amadeus Mozart. Bir virtüöz, bir dahi, çocuk gibi biraz, fazlaca heyecanlı, oldukça patavatsız, yerinde duramıyor Mozart. Salieri ilk dinleyişinde hayran kalıyor Mozart’a. “Tanrım bana da böyle yetenek ver.” Mozart olağanüstü besteler yaptığı yetmezmiş gibi bir de akıl almaz bir hızda bitiriyor besteleri. Salieri bazı notalarını buluyor Mozart’ın; basit, tahmin edilebilir olduğunu düşünüyor. Ne zaman ki operada dinliyor Mozart’ı; kalbine, beynine oklar saplanırcasına göz yaşlarını tutamıyor. Salieri bu denli etkilenmişken imparatorun esniyor oluşu ileride ekmeğine yağ sürecek. Başta büyük ilgi görse de Mozart, sonraları anlamıyorlar onu, coşkusunu, heyecanını. “Çok fazla nota var.” yorumu alıyor, çok fazla nota!.. Bu sırada Tanrı’yı kendine düşman ilan eden Salieri, Mozart’ı bitirmeye adıyor hayatını. Çünkü Mozart Tanrı’nın üflediği bir flüttü ve Tanrı’dan intikamını böyle alacaktı. Mozart için zor zamanlar başlamıştı. Öğrencisi yoktu, operadan yeterince para alamıyordu. Constanze -Mozart’ın eşi- prensesin öğretmenliğini istemek için Salieri’ye gitmişti, elinde Mozart’ın orijinal notaları, tek bir düzeltme bile yok. Babası öldü Mozart’ın. Oğluna kızgın bir babanın ruhu. Muhteşem. “O basit hayatını destanlaştırırdı, bense destanları basitleştirirdim.” diyor Salieri bu eser üstüne. Gittikçe yoksullaşıyor Mozart. Alay edilir gibi bir ücretle sarayda çalışmaya başlıyor Salieri’nin etkisiyle. Evde kağıt ve mürekkepten başka bir şey kalmayınca çocukları alıp gidiyor Constanze. Gri maskeli, gri paltolu bir adam ağıt yazmasını istiyor Mozart’tan. İnanmıyorlar, “Hayal görüyor, delirdi sonunda.” Masonlardan aldığı yardım da Salieri’nin önerisiyle yazdığı operadan sonra kesilen Mozart eve kapatıyor kendini Requiem’i yazmak için. Salieri ziyaretine gittiğinde “Biraz daha zaman diyor, eskiden olsa bir haftada bitirirdim. Ama söyleyin onlara beni alırlarsa bir eserleri de olmaz.” Neden bahsediyor bu adam? “Ağıt.” diyor, “Ortada ölen biri yoksa neden yazılır ki? Benim için bu, kendi ağıtımı yazıyorum. Yalvarırım efendim, bakın şunlara, iyiler mi?” Bakıyor Salieri, fırlatıyor kağıtları. “O kadar mı kötüler?” Aksine çok iyi olduğu için kızıyor Salieri ve anlıyor, onun ağıtı bu Salieri’nin. “Seni ben bitirdim.” diyor. “Sen beni zehirledin Amadeus ben de seni ve Tanrı’nın seninle işi bitti.” Ölüyor Mozart kısa bir süre sonra, tam Constanze dönmüşken. Kimsesizler mezarlığına gömülüyor, kimsenin hayatına dokunmamış gibi. Requiem’i sipariş eden lordun cenazesinde çalınıyor ağıt, Salieri’nin yönettiği bir orkestra ile. İtiraf ediyor Salieri, tam 32 yıl sonra. “Mozart’ı ben öldürdüm fesatlık ve arsenikle.” Sonra hançeri saplıyor yüreğine. “Sıkıysa uyutsunlar beni.”

Oyun Selçuk Yöntem’in (Salieri) ağzından anlatılıyordu. Ses tonu, vurguları, teleffuzu, takılmadan akıcı bir şekilde konuşması oldukça etkileyiciydi. Tansu Biçiciler (Mozart) kıpır kıpırdı. Mozart’ın çocuksuluğunu güzel bir şekilde aktarmıştı. Orkestranın kırmızı ceket ve perukla Mozart denilince çoğu insanın gözünde canlanan resimdeki gibi giyinmesi tatlıydı. Oyunun hayatıma kattığı en güzel şeyse opera olacak. Kısa süreli de olsa opera dinlemek bana çok keyif verdi bundan sonra fırsat buldukça gitmeye çalışacağım.

Ufak bir güncelleme: Biz bu oyuna aslında Tuna ile İstanbul’da gidecektik. Ancak oyun ertelendiğinden ben de o tarihte İstanbul’a gidemeyeceğimden -oyundan iki gün sonra modern fizik sınavım vardı- Ankara’daki oyuna bilet aldım. İlk perdenin sonunda Selçuk Yöntem tanrıyı kendine düşman ilan ederken elindeki nota kağıtlarını fırlatıyordu. Bununla eş zamanlı olarak da c bloğun üstenden -sahnenin hemen önündeki blok- aynı kağıtlar düşüyordu. Oldukça etkileyici bir sahneydi. Arada düşen kağıtlardan almaya gittim. Kağıdın bir yüzünde notalar bir yüzünde de “100. oyunumuzda bizi yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederiz” yazısıyla birlikte oyuncuların ve yönetmenin imzası vardı. Tuna’nın oyunu yanlış hatırlamıyorsam benimkinden iki gün sonraydı. Aslında 101. oyun olmasına rağmen Tuna’nın aldığı kağıtta da “100. oyunumuzda bizi yalnız bırakmadığınız için teşekkür ederiz” yazısı var. Pratikte farklı zamanlarda gitmiş olsak da kağıt üstünde aynı oyunu izlemiş gibi olduğumuz tatlı bir olay oldu.